Burhan Sönmez

İstanbul İstanbul

İstanbul İstanbul

“Bir çocuk karanlığa kalmış ve dar sokaklarda yönünü şaşırmışsa orası İstanbul’dur. Eski sevgilisini bulmak için maceraya atılan gencin, siyah tilki kürkünün peşine düşen avcının, fırtınada sürüklenen geminin, dünyayı bir elmas gibi avucuna almak isteyen prensin, boyun eğmemeye yeminli son isyancının, şarkıcılık hayaliyle evden kaçan kızın, para babalarının, hırsızların ve şairlerin vardığı kent İstanbul’dur. Her hikâye burayı anlatır.”

Pus dağıldıkça çoğalan renkleriyle, surları, kuleleri, kubbeleriyle İstanbul... Kırmızı bir şal, siyah bir hırka, Berber Kamo’nun dükkânı, Şerafet Bey’in saati, Küheylan Dayı’nın tabancası... Yerin üç kat altında, küçücük bir hücrede dört adam, titreyip kıvranarak hikâyeler anlatıyorlar birbirlerine. Kaygıyla ve kahkahayla... İstanbul’daki zamanı, geçmiş ve bugün diye ayırmak yerine, yeraltındaki ve yer üstündeki zaman diye ayırarak, anlatıyorlar.

Burhan Sönmez, acının ve her şeye rağmen umudun yörüngesinde dönen bir kenti, büyük bir romanla yeniden yaratıyor. İstanbul İstanbul... demir kapının paslı sesi... “acıda herkes yalnızdır, sen de çözüleceksin...”

 

Masumlar

Masumlar

2011 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Sedat Semavi Ödülleri - Edebiyat Ödülü

“Sır kitabı” taşıyan bir kadın, masum şiirlere inanır.
Uykusuz bir adam, mezarlıklardan ve ölümün kıyısından geçerek hayata tutunmaya çalışır.
Herkesin bir sırrı ve bir günahı vardır.
Adamla kadın, bir gün kaderin kırık köprüsünde karşılaşırlar.
Kadın “kitap falı” bakar, adam kendi kendine bozkır türküleri mırıldanır. 

Haymana Ovası’nda, Tahran’da ve Cambridge’te geçen hayatlar…

Eski zamanların umudunu taşıyan bu romanda Burhan Sönmez, farklı rüzgârların savurduğu çok sayıda kahramanı usta bir incelikle bir araya getiriyor.

Kuzey

Kuzey

Yokluğun bilincinden söz edemeyiz. Âşık, sevgiliyi tanımadan önce içinde bulunduğu yokluğun farkında değildir. Oradan çıkıp varlığa ermesi, kendini bilmesi ancak severek mümkün olur. Varoluşun başı döndürmesi bundandır, yıldızlı gökyüzü gibi, insanın aklını alır.

“Aşkı tattıktan sonra sevgilisini kaybeden âşığın içine düştüğü yalnızlık ise gerçek yalnızlıktır. Bu, Tanrı’nın evreni yaratmasından önceki yalnızlığı gibi yokluktan değil, varlıktan doğar. Önce varlığa ermiş, sonra yitirmiştir. Nasıl ki Tanrı evreni yok edip artık yalnızlığa geri dönemezse, âşık da geri dönülmez bir yerdedir. Aşk sayesinde kendini var etmiştir, ama kendi varlığının Tanrısı değildir, çaresizliği, acıları buradan gelir."

Cennet ile Cehennemin Evliliği

Cennet ile Cehennemin Evliliği

Burhan Sönmez, William Blake’in Cennet ile Cehennemin Evliliği adlı kitabını İngilizceden Türkçeye çevirdi (Ayrıntı Yayınları, 2016).

William Blake 1757’de Londra’da doğdu. Babası çorap imalatçısı, annesi ev kadınıydı. Yedi kardeşin üçüncüsü olan William on yaşına kadar okuyabildi, sonra gravür eğitimi aldı. Yirmi iki yaşındayken Kraliyet Akademisi’ne girdi. Romantik Çağ’ın en önemli isimlerinden olmasına rağmen, gerçek değeri ancak ölümünden sonra takdir edilebildi. İngiltere dışında gelişen Fransız ve Amerikan devrim hareketlerine sempati duydu. Başta din olmak üzere geleneksel kurumlara karşı eleştirel bir tutum aldı ama aydınlanma felsefesine karşı da mesafeli durdu. İnsanı merkeze yerleştiren ve temel insani sorunlardan yurttaşlık haklarına, siyasetten felsefeye her alanda otoriteye meydan okuyan bir anlayışla, farklı üsluplarda şiirler kaleme aldı. Masumiyet Şarkıları (1789), Cennet ile Cehennemin Evliliği (1790-1793), Tecrübe Şarkıları (1794), Jerusalem (1804-1820) başta olmak üzere pek çok kitap yazdı. Milton ve Dante gibi çok sayıda yazar ve şairin kitaplarını resimledi. Lirizmin doruğuna çıktı, felsefenin derinlerine indi, çoğu yerde bu ikisini birbirine yakınlaştırdı. 1827’de hayata veda etti. 

Wordsworth şöyle demişti onun hakkında: “Bu gariban adamın deli olduğuna kuşku yok. Ama onun deliliğinde öyle bir şey var ki, Lord Byron veya Walter Scott’un akıllılığından daha çok ilgimi çekiyor.” 

Bu deliliğin bütün dünyanın ilgisini çekmesi zaman aldı ve yirminci yüzyılda artık tartışılmaz bir isme dönüşerek, Aldous Huxley gibi yazarlardan Jim Morrison, Bob Dylan gibi müzisyenlere kadar çok sayıda sanatçı için ilham kaynağı oldu. 

“Blake’in en yetkin eseri” diye nitelenen Cennet ile Cehennemin Evliliği düzyazıya yakın bir üslubun ağırlığını taşır. Blake’in Masumiyet Şarkıları (1789) kitabında öne çıkan lirik tarz burada yerini kutsal kitapları çağrıştıran ama arkaik söyleme kapılmayan bir havaya bırakır. Yer yer kelime tekrarlarından kaçınılmaması, “ve” sözcüğünün akışkanlık sağlayan bir bağlaca dönüştürülerek bazı yerlerde yoğun bir şekilde kullanılması, kırık cümle söyleyişlerine bir iki bölüm dışında pek yer verilmemesi dikkat çeker. Kimi kelimelerin büyük harfle başlaması, kimi cümlelerinse büyük ebatta yazılması, zihin-görüntü-söz arasındaki akışkanlığa işaret eder. İki asır öncesi düşünüldüğünde, teolojik içeriğine rağmen Blake’in tercih ettiği sade dil, Modern Çağ’ın ilahiyatını kurmaya niyet eden bir şairin geleneksel bakışları yalınkat bir sesle aşma tutkusunu da yansıtır. 

Toplam yirmi yedi levhadan oluşan bu kitabın farklı zamanlarda yapılmış dokuz ayrı gravür nüshası günümüze ulaşmıştır. Bunlarda renklendirme farkları dikkat çeker, özellikle Blake’in ömrünün sonlarına doğru hazırladığı nüshalarda renkler daha canlı ve çeşitlidir. Bu çeviride kullanılan levhalar, Cambridge’teki Fitzwilliam Müzesi’nde bulunan ve Blake’nin ömrünün son yıllarında yaptığı tahmin edilen iki nüshadan alınmıştır. 

“Bil ki” der Blake, “Milton’ın Tanrı’yı ve Melekleri tutuk halde yazmasının, ancak Şeytanlardan ve Cehennemden özgürce söz etmesinin nedeni onun gerçek bir Şair olması ve bilmeden Şeytanların tarafında yer almasıdır.” 

Şeytan’la muhabbet ya da Şeytan’dan duyulan korku, belki de şairlerin temel itkisidir. Bir yandan delirmeyi arzular, diğer yandan delirmekten korkarlar; yükselişleri ve düşüşleri o sınırdadır. Cennet’te yaşayan şairler Cehennem’in hemen kıyısında, Cehennem’de yaşayanları ise Cennet’in sınır kapısındadır. Hayalleri ve uykuları sırat köprüsünde asılı kalmış ve solukları gayya kuyusunun boşluğunda kesilmiş halde, zihinlerine akan sözcükleri toplarlar. Tanrı akıllıdır, Şeytan ondan da akıllı olmaya çalışır. İnsanın nasibine ise delilik veya deha düşer. Blake de bunu bilir: “Gelişme dümdüz yollar yapar, ancak Gelişmemiş eğri büğrü yollar Dehanın yollarıdır.” 

Burhan Sönmez bu kitabın çevirisi sırasında aynı kitabın daha önce Andre Gide tarafından Fransızcaya ve Thomas Eichhorn tarafından Almancaya yapılan çevirilerini de inceleyerek, karşılaştırma yapma imkanı buldu. Şiirlerdeki lirizm-hiddet-bütünlük katmanlarını Türkçe sözcüklerin sesine yedirmeye çalıştı.

Her şey, Blake’in dediği gibi, “yeni doğmuş ateş” için.